28 Ağustos 2016 Pazar

Hayat Dersi (Yaşanmış bir olay)

Daha 19 yaşındaydım... 19 yaşında bir insanın ne derdi olabilirdi ki derslerinden başka... Öle değildi işte... Hep içime atan bir çocuktum. İnsanları kırmaktan öyle korkardım ki ödüm patlardı biri benim yüzümden üzülecek diye... Mutlu etmeyi severdim çünkü... Hoş, hala mutlu etmeyi severim ama o yıllarda psikolojik sorunlarım vardı. Kendimi odalara kitler, birisi dokunsa hüngür hüngür ağlardım.

Günlerden bir gün... Yine kafamı zorla suya daldırmışlar da sanki boğuluyorum gibi hissediyordum. Saat gecenin 21:00'u... Gözdağı adında bir tepe vardı bizim oralarda... Vurdum kapıyı, kimseye haber vermeden çıktım gittim oraya... Delilik işte! Başıma bir şey gelse kimsenin haberi yok. Neyse, oturdum bir banka... Kimse görmeden "tamam Hacer, geçecek" demeden ağlarsam, belki rahatlayacaktım. Gecenin 21:00'da ıssız bir yerde genç bir kız rahat bırakılır mı?? Tabi ki hayır... İki serseri geldi oturdu yanıma... "Ağlama güzelim, gel takılalım kendine gelirsin" dedi... Nasıl bir sinirlilikle baktıysam birden geri adım attılar. Kalkıp uzaklaştım oradan... Başka bir banka oturdum... O karşımdaki uçsuz bucaksız sonsuzlukta kaybolursam rahatlayacaktım.

Bir süre öylece oturduktan sonra tonton bir teyze geldi, sessizce oturdu yanıma... Saçlarında aklar... Nur yüzlü, masum bir teyzeydi. Bir süre bana bakarak sustu. Karşısındaki manzarayı seyretti usulca... Sonra döndü bana, güzel bir sevimlilikle; "ne oldu yavrum, ne seni bu hale getirdi" dedi, yumuşak bir ses ile... Öle güzel, huzur verici bir sesi vardı ki o an cennetten gelen biri ile konuşuyorum sandım. Sarıldım bir anda, tanımadığım o tontona... Sonra başladı anlatmaya... "Güzel yüzlüm ne derdin var bilmiyorum ama şunu unutma! Bu dünyaya sınanmaya geldik... Neler yaşayacak, neler göreceksin. O senin masum yüreğine kimler ızdırap veriyorsa vazgeç... Bak ne demişler, önce Can sonra Canan... Önce ben diyeceksin. Allah, o ruhu sana üz diye bahşetmedi... Merak etme! Kimsenin ahı kimsede kalmaz. Gün gelir, devran döner! Zehri kendi içine akıtırsan zehirlenirsin, olanda sana olur... Bırak! Zehri onlara akıt... Düşünme! Bunu yapacak bir kişilikte değilsin sen çocuğum, biliyorum... Zaten seni seven, seni zehirlemez! Dolayısıyla sen de kimseye zehrini akıtmak zorunda kalmazsın. Unutma! Sen çok değerlisin ve hep böyle değerli kal!" dedi. Kalktı ve döndü, gidiyordu... Söylediği sözler biraz olsun rahatlatmıştı beni... Sildim ağlak yüzümü, teşekkür etmek için ayaklandım ki... Yoktu! sağıma baktım, soluma baktım... Yok olmuştu, Evet! Neydi? Kimdi? Bilmiyorum ama hayatımın dersiydi biliyorum.

İşte o günden beridir... Üzülmem ben, Ağlamam mesela... Bilirim bir damla gözyaşım bile önemlidir benim... Kıymetimi bilmeyenin arkasından harcamam benliğimi... Eyvallahım çoktur ya bu yüzden.. Ah şunu anlayın... Yaşamayı sevmek, sevilmek ve gülmek sahip olunan en değerli nimet!! Mutlu et! Ama önce kendini mutlu et!