10 Aralık 2016 Cumartesi

Yıl 2014 13 Mayıs...


Türkiye son yılların en büyük felaketini, en büyük acısını yaşadı, hala da yaşıyor. Evet! Soma’da yaşanan o felaket… Meydan, mahşer alanı gibi… Yeraltına inen her sedye birer birer üzerinde, battaniyeye sarılı ayaklarına kadar kömür karasına bulanmış, kollarında 10 TL’lik saat ile ayaklarında yırttık çoraplarla, kimisi yarı baygın, kimisi bilinci kapalı bir halde, kimisi ise hayatını çoktan kaybetmiş olarak çıkartıldı. Acı olan ise, ne sayı belli ne de kazanın nedeni… Kim suçlu, kim haklı, her şey muamma… Tek belirgin olan şey, yer altında 787 kişinin bir ekmek uğruna karanlıklar içinde Azrail ile baş başa olduğudur. Bu olay da o işle ilgisi olan herkes suçlu ama herkes!

O kadar çok acı gerçekler var ki! Kimisi çocuğunun rahatsızlığı nedeniyle, kimisi kardeşiyle birlikte babalarının hastalığı sebebiyle, kimisi borçları yüzünden, kimisi sigorta için o karanlığa indi.

Haberler de izledik. Madenden sağ çıkartılan bir işçi ambulansa bindirilip sedyeye yatırılırken çizmesini çıkartmak istedi. Devletin, halkın vermiş olduğu vergilerle aldığı o bembeyaz çarşafı belli ki kirletmek istememişti. Senin o kömür karasına bulanmış çizmene bu devlet kurban olsun be kardeşim! Keşke hepiniz sağ çıksaydınız o karanlıktan da kirlenen çarşaf olsaydı.

Şimdi ki açıklamalara göre bütün madenci vatandaşlarımızın borçları silinecek. Peki, sorarım size? Çocukları babalarına, kadınları eşlerine, kardeşleri ağabeylerine, anaları çocuklarına, kavuşturabilecek misiniz?

Her şey Allah’ın takdiri kabul ediyorum ama ihmal de var be kardeşim!

Hayır, neyi anlamıyorum biliyor musunuz? Deniz altından giden bir hızlı trenimiz var ama maden ocaklarında bir yaşam odamız yok!

Üç saatte koca memleketteki oyları sayan bir devlet, dört gündür kaç kişinin madende olduğunu belirleyemiyor. Elleriyle dört işaretini yapıp Rabia için ağlayanlar, yüzlerce hem de kendi memleketinin vatandaşı için “bu işin şartları bu”, “kader” kelimelerini nasıl kullanabilir? “SOMA-Lİ” vatandaşlar için gereken neyse yapılacak diyenler “SOMA-LI” vatandaşlar için gerekeni bu zamana kadar neden yapmamışlar? Neden, göz yummuşlar? Tek sorun sondaki “i” harfinin “ı” olmasımıydı.

Yerde bir madenci yakınını tekmelerken fotoğraflanan Başbakanlık Müşaviri Yusuf YERKEL, yeni günlük rapor alıp ertesi günü cenazeye nasıl katılabilir? Yedi günlük bir rapor alacak kadar yaralanmış olan bir insan nasıl tekmeler sallayabilir?

Bu nasıl bir memleket, nasıl bir hükümet kardeşim!

Aylarca “Tünel yaptık. Marmaray yaptık.” diye ortalıklarda gezinen Başbakan Bey, tek ve önemli bir şeyi atlamış. Önce Can sonra Canan! Bu atasözünü bilmeyen yoktur. Evet, insanların daha rahat etmeleri için çalıştılar. Bunu kimse inkâr edemez ama önce şu insanların canlarını korumaları için çalışsalardı, belki de bu gün sayısı bile belli olmayan onlarca, yüzlerce emekçi insan yaşıyor olacaktı.

Şuan da iktidarda olan ve daha 2 ay önce balkonlarda zafer konuşmaları yapan hükümet bu olayı nasıl örtbas edecek? Elbet gezi olayını nasıl unutturduysalar, yolsuzluk olayını nasıl örtbas ettiyseler bunun da bir çaresini bulacaklardır, eminim! Hatta çaresini ben söyleyeyim. Yüzlerce madenci vatandaş malulen emekli olacak. Aylığa bağlanıp onlara yardım verecekler. Kısaca; paraya boğup gariban yakınlarını susturacaklar. Ne suçlular bulunup cezaya tabi tutulacak ne de kendileri suçlarını kabul edip istifa edecekler.

Adalet mekanizmasının çökmüş olduğu bir memleket TÜRKİYE!

Peki! O ölen insanların; çocukları, eşleri, anaları, kardeşleri şimdi nasıl yaşayacaklar? Kapılarına oy istemek için kömür torbaları ile hangi yüzle gidebilecekler…

Utanıyorum memleketimden, utanıyorum başımızda iktidar diye gezinen insanlardan…

Hani, keşke dememek için! Diye bir laf vardır ya… Keşke o insanların sesini daha önce duyabilseydik. Bir ağaç uğruna ortalığı yıktık. Keşke bunun içinde Türkiye’yi sallasaydık.

Üzgünüz Soma! Size sahip çıkamadık.


23 Eylül 2016 Cuma

Hayaller Hayal ama Gerçekler Kırgınlık...

Ah şu hayal kırıklığı... Her insanın hayatında defalarca yaşadığı hayal kırıklığı... Yeri gelir sırf bu yüzden tüm hayatını değiştirirsin. İşini, çevreni, belki de aileni... Hayal kırıklığı seni öyle bir yerden yakalar ki düşünmezsin yapacaklarının yararını, zararını...

Öyle bir psikolojiye girersin ki ne olacaksa olsun, gerekirse atlayım bir yerden kurtulayım bu histen dersin. Ağlarsın, günlerce ağlarsın, sinir krizlerine girersin, zoruna gider seni bu hale getiren hayal kırıklığı...

Hadi, tekrar ayaklan! Yıkmasın seni... Yeniden başla... Bırak geçmişi... Ağla zırla ama yeniden ayaklan...

Bırak, hayal kırıklığını yaratan üzülsün.. Sen elinden geleni yaptın... Yeterince üzüldün, af diledin... Üzme kuzum kendini... Hani önce Can sonra Canan demiştik ya... İşte tahtını Canan'a verip de, birde etrafını tavaf etme!

Bu son fedakarlıktı! Nasılsa bilinmez kıymet!! Sen vicdanları ile baş başa bırak herkesi...
Sil hayatından hayal kırıklığını...

Bir daha... Evet! Bir daha uğrama hayal kırıklığına...
Bu son!! Unutma!! Bu son!!

28 Ağustos 2016 Pazar

Hayat Dersi (Yaşanmış bir olay)

Daha 19 yaşındaydım... 19 yaşında bir insanın ne derdi olabilirdi ki derslerinden başka... Öle değildi işte... Hep içime atan bir çocuktum. İnsanları kırmaktan öyle korkardım ki ödüm patlardı biri benim yüzümden üzülecek diye... Mutlu etmeyi severdim çünkü... Hoş, hala mutlu etmeyi severim ama o yıllarda psikolojik sorunlarım vardı. Kendimi odalara kitler, birisi dokunsa hüngür hüngür ağlardım.

Günlerden bir gün... Yine kafamı zorla suya daldırmışlar da sanki boğuluyorum gibi hissediyordum. Saat gecenin 21:00'u... Gözdağı adında bir tepe vardı bizim oralarda... Vurdum kapıyı, kimseye haber vermeden çıktım gittim oraya... Delilik işte! Başıma bir şey gelse kimsenin haberi yok. Neyse, oturdum bir banka... Kimse görmeden "tamam Hacer, geçecek" demeden ağlarsam, belki rahatlayacaktım. Gecenin 21:00'da ıssız bir yerde genç bir kız rahat bırakılır mı?? Tabi ki hayır... İki serseri geldi oturdu yanıma... "Ağlama güzelim, gel takılalım kendine gelirsin" dedi... Nasıl bir sinirlilikle baktıysam birden geri adım attılar. Kalkıp uzaklaştım oradan... Başka bir banka oturdum... O karşımdaki uçsuz bucaksız sonsuzlukta kaybolursam rahatlayacaktım.

Bir süre öylece oturduktan sonra tonton bir teyze geldi, sessizce oturdu yanıma... Saçlarında aklar... Nur yüzlü, masum bir teyzeydi. Bir süre bana bakarak sustu. Karşısındaki manzarayı seyretti usulca... Sonra döndü bana, güzel bir sevimlilikle; "ne oldu yavrum, ne seni bu hale getirdi" dedi, yumuşak bir ses ile... Öle güzel, huzur verici bir sesi vardı ki o an cennetten gelen biri ile konuşuyorum sandım. Sarıldım bir anda, tanımadığım o tontona... Sonra başladı anlatmaya... "Güzel yüzlüm ne derdin var bilmiyorum ama şunu unutma! Bu dünyaya sınanmaya geldik... Neler yaşayacak, neler göreceksin. O senin masum yüreğine kimler ızdırap veriyorsa vazgeç... Bak ne demişler, önce Can sonra Canan... Önce ben diyeceksin. Allah, o ruhu sana üz diye bahşetmedi... Merak etme! Kimsenin ahı kimsede kalmaz. Gün gelir, devran döner! Zehri kendi içine akıtırsan zehirlenirsin, olanda sana olur... Bırak! Zehri onlara akıt... Düşünme! Bunu yapacak bir kişilikte değilsin sen çocuğum, biliyorum... Zaten seni seven, seni zehirlemez! Dolayısıyla sen de kimseye zehrini akıtmak zorunda kalmazsın. Unutma! Sen çok değerlisin ve hep böyle değerli kal!" dedi. Kalktı ve döndü, gidiyordu... Söylediği sözler biraz olsun rahatlatmıştı beni... Sildim ağlak yüzümü, teşekkür etmek için ayaklandım ki... Yoktu! sağıma baktım, soluma baktım... Yok olmuştu, Evet! Neydi? Kimdi? Bilmiyorum ama hayatımın dersiydi biliyorum.

İşte o günden beridir... Üzülmem ben, Ağlamam mesela... Bilirim bir damla gözyaşım bile önemlidir benim... Kıymetimi bilmeyenin arkasından harcamam benliğimi... Eyvallahım çoktur ya bu yüzden.. Ah şunu anlayın... Yaşamayı sevmek, sevilmek ve gülmek sahip olunan en değerli nimet!! Mutlu et! Ama önce kendini mutlu et!

11 Temmuz 2016 Pazartesi

AŞK Acısı



Kalp kırgınlıkları... Doğru duydunuz kalp kırgınlıkları... Her insanın hayatında bir defa da olsa yaşadığı ve hala yaşamakta olduğu, kalp kırgınlıkları... Hani şu göğsünüze saplanan hançer gibi olanlarından... Hani nefesiniz kesilir, boğulur gibi olursunuz. Camı açar derin bir nefes alırsanız sanki geçecek gibi olur ama geçmez. Hani her gece yatarken gözlerinizden akan göz yaşınıza engel olamadıklarınızdan... Tam olarak neyi anlatmak istediğimi anladınız sanırım. Evet Aşk Acısı...

Ben "Aşk"tan değil, "Aşk acı"sından vazgeçeli yıllar oldu. Acı çekmeyi değil, yaşamayı seçtim. Evet hatalarımda oldu, bu hatalarımdan dolayı çokta ağladım çok da yıprattım kendimi... Ama vazgeçtim kendimi sevmeyi seçtim ben... Şunu unutma! Acıyı sen çekiyorsun bunu x kişisi hissetmiyor. Onun karşısına geçip ben bunları bunları yaşadım, yaşıyorum desende, nasılsa anlamaz... Anlasa zaten şuan bunları yaşamazdın. O yüzden bırak ve sadece kendini yaşa... Çok acılar çekersin ama sadece bedenine ızdırap verirsin. Yıllar sonra aynaya dönüp baktığında sadece yorgun, acı dolu bir ifade görürsün. Böyle birine mi dönüşmek istiyorsun. Öyle ise devam et! Yıllar sonra hayatın tadını almamış, keşkelerle dolu bir insana, suratsız birine dönüş. Kim için? Ne için? Eee.. peki! O nerde?? Hayatını yaşıyor be güzelim.. Bir onun kolunda, bir bunun kolunda, daldan dala konuyor. Seni mi düşünüyor sanıyorsun.

Diyeceksin ki elimde değil, sevdim bir kere... Yapamıyorum be Hacer! Tabi ki yapamayacaksın. Aşk acısı bu! Tabi ki yaşayacaksın. Hemde dibine kadar... Bıçak değil ya bir anda kesip atasın. 

Sanki duyar gibiyim, "sen ne yaşadın ki bu kadar ahkam kesiyorsun" diyorsun. Haklısın, henüz ben bir şey görmedim. Ama aşkı görmedim. Aşk acısını dibine kadar yaşadım da konuşuyorum. Bende sevdim çok sevdim. O şuramda bir sızı... şuramda hiç kapanmayan bir yaradır. Yaşadıklarını tuz niyetine yaralarına basarsan acır, yakar içini... Unut güzelim yaşanmışlıkları unut!! Acıtma içini! Acıttıkça kanar, kanadıkça kapanmaz. Ah be güzelim ağlamaktan vazgeç... Bırak, o seni kaybettiğinden utansın. Sen sessizliğini koru ki değerin artsın. Çirkefleşme... Arama mesela, dönerse senindir felsefesi aklından çıkmasın. Dediğim gibi bu yaşların geri gelmeyecek. Bir daha 20'li yaşlarda olamayacaksın. Hadi dediğimi yap! Öncelikle ona ait ne varsa, hooopp! çöp sepetine... Sonraaaa mı? Evet sonra... Mesela, çık... deliler gibi yağmurda ıslan ya da bir gece arkadaşlarınla kumsalda sabahla.. Güneşin doğuşunu seyret... Bir gün yer bilmeden, iz bilmeden yurtdışında herhangi bir yere git. O kadar keyifli ki kimse seni tanımıyor, dilini bilmiyor. Hiç çekinmeden, duyulmasından korkmadan, otobüste önünde oturan ve çok konuşan teyze hakkında yorumlar yapabilir, eğlenebilirsin. Bence bunu bir dene! Ve benim aklıma gelmeyen ama senin aklına gelen bütün delilikleri şimdi yap kim ne düşünürse düşünsün, sen kendini biliyorsun ya...

Bu hayat senin hayatın... ve o kadar kısa ki... bak bir etrafına! Dün doğan bebek, bu gün ölüyor. Düşünsene! Allah o bebeğe tanımadığı yaşama şansını sana tanımış. Hala neyin acısı, hala neyin sitemi bu... 

Haydi! Allah'ın sana bahşettiği bu yaşama şansını ciğeri beş para etmeyen biri için harcama... 

Kimse için değil, kendin için kendini sev, gülümse ve YAŞA!


25 Haziran 2016 Cumartesi

Hayatımdaki Üç Kadın!

Evet, Hayatınızda bazı kadınlara çok değer verin, verin ki şükürleriniz çoğalsın, sevinçleriniz paylaşılsın. Bu gün hayatımdaki üç önemli kadını anlatacağım size... 

Bana can veren, hayat veren, beni bu yaşa getiren ve hala nazımı çeken kadın, Annem! 

Güzel Annem! Ne uğraştı beni büyütürken, çok nazımı çekti çok... Küçüktüm, Çoçuktum. "Sus" dedim, sustu. "yap" dedim yaptı. Tabi bu doğru bir şey değildi. Ama hiç birine tek bir kelime bile etmedi. Annelik böyle bir şey sanırım. Annem, hiç bana "anne olunca anlarsın" gibi ithamlarda bulunmadı o yüzden de anlamadım onu sanırım. Hem çalış, hem iki çocuk ile ilgilen, hemde evin sorumluluklarını kaldır! Sanırım her yiğidin harcı değildi bunlar... Çalışmaya başlayınca anladım. Şimdi yaşadıklarını düşününce gözümde öyle büyüyor ki her şey... 
Neyse ki çok güçlü bir kadın var yanımda.. Kim mi?? Annem! İyi ki varsın Nanniş!

İlk gözlerimi açtığımda yanımda olan hatta 13 yaşıma kadar benimle uyuyan kadın, Efem'in güzel annesi, Halam! 

Tanem! Güzel Halam! Bir hala gibi değil de, bir arkadaş gibi o benim için... Okula gitmemek için saati ileri alıp annemi kaç kere kandırdık onunla... Hep ona gelinlik çizerdim. Hala "senin gelinliğin bu olacak derdim" Çocukluk işte... Asıl gelin olup gidince yaşadım boşluğunu, ev o kadar sessiz gelirdi ki hele o gittikten sonra yalnız yatmaya alışmak, biraz uzun sürdü. Geceleri yatmadan önce hikayeler anlatıp, karanlıkta gece lambasının ışığında gölge oyunları ile uyuturdu bizi... Katlanmış yorganların arasında hamburger yaparak oynardı bizim ile... Evimizin duvarında bir ördek resmi vardı. Saflığım o zamandan gelir. O resim için "Bu ördek benim küçüklüğüm... büyüyünce değiştim" derdi. Bende bunu hep yerdim. O zamanlar, gazeteler maket dağıtırdı. İşten gelirken onlardan alır, benim için keser, biçer... Evler, bebekler yapardı. Hiç üşenmezdi bizim ile oynarken... Akşam olsun da işten gelsin diye yolunu gözlerdim. Ben onunla çok güzel bir çocukluk geçirdim çok! İyi ki varsın... Efem'in güzel annesi!
Efe lafım sana! İlerde olur da bunu okursan bil ki çok iyi ve çok değerli bir kadının oğlusun ona layık ol... tamam mı!

Evet, 20'li yaşlardan sonra fikrimi, zikrimi değiştiren, bu zorlu yaşamda bana her şekilde destek veren kadın, Kim mi?? Şimdi size onu anlatacağım.
 
İşe başladığım ilk yıllardı. Karşımdaki masada çalışıyor. Bizim ofisin Müdür Yardımcısı ama benim gönlümün Müdürü! Herkese gülümser, yardımına koşar. Başta anlamazdım onun bu koşuşturmalarını, kendini yorduğunu düşünürdüm. Ama sonra anladım ki o böyle mutlu! O böyle davranmazsa, yaşayamaz sönüp gider biliyorum. O şimdi vazgeçilmezlerimden biri... Onu tanıdıktan sonra şükür'ü dualarımdan eksik etmez oldum. Çocukluğumda her duamda bir annem, bir de halam olurdu. Şimdi oda eklendi. İnsanlara tatlı dille yaklaşmanın hem kendi iç huzurunu dengelediğini hem de karşındaki insanda güzel etkiler bıraktığını, ve bunun her zaman işe yaradığını, Allah'ın senin önüne çıkardığı her şeye sitem değil de teşekkür etmenin daha güzel durumlarla karşılaşmanı sağladığını, ağızdan çıkan her olumsuz kelimenin gerçekleşebileceğini bu yüzden güzel kelimeler telaffuz edersen hayatındaki bazı durumların değişebileceğini, kısaca gülümsemenin hayattaki en güç verici şey olduğunu ben onda gördüm. Adını merak ediyorsunuz değil mi? İyi ki varsın Kuzum, Tümay Ablam!

Şimdi bu üç kadın da Allah ömür verdikçe hayatımın her köşesinde olacak. Evlilik hazırlıklarının vermiş olduğu tatlı telaşları onlarla yaşacağım. Düğünümde ayrılırken sadece onlara sarılırken ağlayacağım. Hamile kaldığımda evladımın tekmelemesini onlara dinleteceğim. Doğumumda onlar nazımı çekecek. Oğlum olursa sünnet düğününde karşılıklı oynayacağız. Kızım olursa cicili bicili elbiseleri onlarla seçeceğim ve hayatımda yaşacağım bütün güzellikleri onlarla yaşacağım. 

İyi ki varsınız hayatımdaki en değerli varlıklarım!